Abdulkadir Geylani Hz. ve Kadirilik

Pir Abdülkâdir Geylânî (ks) Hayatı, İlmi Kişiliği bağlamında Kadirilik konulu programda Pirimizin manevi, tasavvufi neşesini, aşk-ı muhabbetini günümüze taşımaya gayret ettik.

Abdulkadir Geylani: Hicri.V. Asırda İslâm aleminde karışıklıklar, kavgalar ve çekişmeler hüküm sürüyor, bu karışıklık siyasi dini ve ilmi sahalarda aynı şekilde varlıklarını hissettiriyordu.Bağdat’taki Abbasi halifeleri ile şeklen ona bağlı olan sultanlıklar arasında bitmeyen bir ihtilaf vardı. İslâm mezhebleri arasındaki çekişmeler, sünnî mezhebler arasındaki rekabetler, sonu gelmeyen tartışmalara yol açıyordu. Siyasi sahadaki bunalım ve sıkıntı, fikri anarşi, halkın muhtelif hizip ve zümrelere bölünerek farklı mezhebler halinde dağılmaları, her zümrenin taassuba meyletmesi halk arasında ümitsizliğin ve karamsarlığın yayılmasına, ruhlarının korku ve ızdırapla dolmasına yol açmıştı.(1) 
 
 

İşte bu dönemde İslâm ümmeti, akîdede imanı, dinin temel esaslarına itimadı, ahlakta istikameti telkin edecek, ilmi ve şahsi nüfuza sahip bir önderi iştiyakla bekliyordu. şüphesiz ki bu önder yeni eserler ile üstünlüğü görülecek, ilmi kabiliyete, sağlam bilgilere sahip, ihlas ve cihad eri birisi olmalı idi. Yüce Allah İslâm ümmetine h.V. asırda, bu aradıkları şahsiyeti bahşetti. Bu kişi İmam-ı Gazali(ö.505/111)’den başkası değildi.(2)

Gazzali, kuvvetli kişiliği ve ilmi sahadaki başarılı mücadelesi ile Yunan felsefesinin tesirine, Batınîliğin ilhadına karşı koymuş, İslâm ülamasının problemler karsısındaki tutumuna aktivite kazandırmış, ıslahat ve yenilik tarihinde büyük bir görevi yerine getirmişti.

Onun sünnî İslâm inancına yeniden hayat kazandırması ve İslâm düşüncesine canlılık getirmesinde en büyük amil hiç şüphesiz ilmî ve tasavvufî şahsiyeti idi.

Gazzali’nin ıslahat ve yenilikleriyle yeniden hayat bulan İslâm inancı ve toplumu zamanla tekrar bozulmaya yüz tutmuş, ahlakî alanda yeni dini önderlere ihtiyaç duyulmuştu. Çünki İslâm toplumu bu dönemde, ahlakî ve içtimaî alanlarda nifak, cehalet ve gaflet hastalıkları sebebi ile büyük bir bunalım yaşıyordu. Nitekim devlet yönetiminin dalkavuk elemanları, saray yöneticilerinin takipçilerinden oluşan yeni bir menfeat-perest topluluk oluşturmuştu. Toplumu yöneten idareci kadrolar halka zulüm ve baskı yapıyorlardı. Bir tarafta servet sahipleriyle, bu serveti sorumsuzca harcayan azgın bir sınıf, diğer tarafta bir çok bunalımlar içinde sıkıntı elem ve ızdırapla yaşayanlardan meydana gelen başka bir zümre teşekkül etmişti. Hülasa cemiyet gün geçtikçe cahiliyye özelliklerine sahip bir toplum yapısını arzetmeye başlamıştı.(3)

İnsanlık, dünyaya taparcasına bağlılığı önleyebilecek, ahiret, inanç ve akidesini diriltip insanları Allah’ın rızasına doğru yönlendirebilecek, yöneticilerine sorumluluklarını hatırlatıp geniş halk kesimlerine tek güç olan Allah’ı bildirebilecek cehalete ve zulme karşı imanı, ruhu yeniden diriltecek bir tebliğciye şiddetle muhtaçtı.(4)

İşte İslâm bu insanları yeniden diriltecek tebliğcisine beşinci asrın sonunda Kâdiriyye tarikatın kurucusu ve hemen bütün tarikatlerde başbuğ kabul edilen, tarikatler devri tasavvufun en büyük siması olarak anabileceğimiz Abdülkâdir Geylânî ile kavuşuyordu.

Hayatı:

Arapça’da “el-Cîlî”, Farsça’da “Gîlî” veya “Gîlânî”, Türkçe’de ise “Geylânî” şeklinde telafüz edilen nisbesiyle şöhret bulan bu yüce şahsiyetin tam adı, Muhyiddin Ebû Muhammed Abdulkâdir b. Ebî Sâlih Mûsâ Zengîdost el-Geylânî’dir.

Tarikat ehli katında “imam-ı eimme”, şeriat ehli katında da “mahbub-u sübhanî” ve muhyiddin lakablarıyla meşhur olmuşlardır.(5)

470/1077 tarihinde Hazar denizinin güney batısındaki “Gîlân”(6) eyalet merkezine bağlı Neyf köyünde doğdu.(7)

Geylanî için “Aşk ile doğdu, kemâl ile yaşadı ve kemâl-i aşk ile öldü” diyerek tarih düşürülmüştür ki, ebced hesabına göre “aşk” 470, “kemal” 91, “kemal-i aşk” ise 561’e tekabül etmektedir.(8) Buna göre Geylânî 470’de doğmuş 91 senelik bir ömürden sonra 561 tarihinde vefat etmiştir.

Nesebi ana tarafından Hz.Hüseyin’e, baba tarafından Hz.Hasan’a ulaşmaktadır.(9)

Babası Ebû Salih Musâ’nın dindar bir kişi olduğu bilinmekte, ancak hakkında fazla bilgi bulunmamaktadır. Devrin tanınmış zâhid ve sufilerinden olan Ebû Abdullah es-Savmaî’nin kızı olan annesi Ümmü’l-Hayr Emetü’l-Cebbâr Fatıma’nın kadın velilerden olduğu kabul edilir.(10)

Küçük yaşta babasını kaybeden Abdülkâdir, annesinin yanında ve dedesinin himayesinde büyüdü.(11)

Tahsili:

İlk tahsiline Gîlân’da başlayan ve daha küçük yaşlarda büyüklüğüne işaret eden keramet ve alametler gösteren Abdülkâdir, onsekiz yaşına gelince ilim tahsili için annesinden izin alarak bir kafileye katılıp Bağdat’a gitti.(12)

Geylânî’nin Bağdat’a ilim tahsili için gittiği tarih(488/1095) aynı zamanda Gazzali’nin Nizamiye Medresesi’ndeki görevini terkederek Bağdat’tan ayrıldığı tarihtir.(13)

Orada devrin meşhur hadis, fıkıh ve edebiyat alimlerinden ilim tahsil etti ve kısa zamanda usul, fürû ve mezhebler konusunda geniş bilgi sahibi oldu.(14)

Kısa zaman içinde kazandığı üstün şöhreti, yıldırım hızıyla yayılmış ve her tarafı kuşatarak, ilmen zamanının önderi ve imamı olmuştu. Hanbelîlerin mezhebine bağlı olduğundan,(15) “Hanbelîlerin tabi olduğu şeyh” denilebilecek bir seviyeye yükselmiş, kendisinden istifade eden pek çok alim ve fakih yetişmeye başlamıştır.(16)

Ancak o, Hanbelî mezhebinden olmasına rağmen Hanbelî ve şâfiî mezhebine göre fetva verir, verdiği fetvalarla fakihleri hayran bırakırdı.(17)

Rivayete göre rüyasında; Ahmed b. Hanbel, Abdülkâdir Geylanî’den o sıralarda zayıf durumda bulunan Hanbelîliği canlandırmasını istemiş, O da Hanbelî mezhebine girerek bütün gücüyle bu mezhebi ihya etmeye çalışmış, bundan dolayı kendisine “Muhyiddin”(Dini ihya eden) ünvanı verilmiştir.(18)

Bağdatta bir süre Ebû Hanife’nin türbedarlığını yaptığı da rivayetler arasında yer almaktadır.(19)

Tasavvufa intisabı:

Bağdat’da Hocası Ebû said Ali b. el-Mübarek el-Mahzumî’ nin kendisine tahsis ettiği Babülerec’deki medresede tefsir, hadis, kıraat, fıkıh ve nahiv gibi ilimler okuttu(20) ve vaaz vermeye başladı.(21) Ancak bir süre sonra bütün bunları bırakarak halvete çekildi.(22)
Bağdat mutasavvıflarıyla yakın dostluklar kurduğu bu yıllarda şeyh Ebû’l-Hayr Muhammed b. Müslim ed-Debbâs(ö.525/1131)’ın sohbetinde bulunmuş, ilk intisabını bu zata yapmıştı. Onun yanında gerçek mücahidlere yakışır bir süluk çıkaran Geylânî, rivayete göre bilahare bu zata damad olmuştur.(23)

Debbâs’dan aldığı tarikat yolunu kadı Ebi Said el-Mübarek el-Mahrumî’nin yanında kemale erdirmiş ve ondan icazet almış,(24) tarikat hırkasını da onun elinden giymiştir.(25)

Geylanî Bağdat ve Kerh civarında yirmibeş seneye yakın inziva hayatı sürdürmüştü. Son halvette, tam kırk gün hiç bir şey yiyip içmediği gibi, her hangi bir kişi tarafından yedirilinceye kadar da yememeğe azmetmişti.(26)

Geylanî bu şekilde maddi ve manevi kemale erdikten sonra 520/1126 senesinde Bağdat’a dönerek yeni baştan vaaz ve nasihat toplantılarında aşk ve irfan erbabına hakikat ve marifet öğretmeye başladı.(27)

İrşad Hususiyetleri:

Sufi Yusuf Hemedanî’nin tavsiyesi üzerine tekrar cemaate vaaz vermeye başladığında ancak bir kaç kişiye hitab ediyordu. Fakat daha sonra cemaati giderek arttığı ve medrese dar gelmeye başladığı için vaaz meclisini Babülhalbe’deki bir camiye nakletti.(28) Onun tesirli sözlerinden halk okadar memnun kalıyordu ki, burası da artık cemaati almaz olmuştu. Bu yüzden 528/1133 yılında bazı ilavelerle medrese genişletildi ve Abdülkâdir’in ismine nisbet edilerek öğretime yeniden açıldı.(29)

Cemaatin mütemadiyen çoğalması üzerine, açıktan vaaz etmek zorunda kaldı. Bu vaazları dinlemek için yetmişbin kişinin Bağdat’a geldiği ve arka safta bulunan dinleyicilerin ön saftakiler kadar sesini rahatlıkla işittikleri rivayet edilir.(30) Sonraları orası da halkı almayınca yüksek bir tepenin üstüne büyük bir kürsü koydular ve oradan kendisini takibetmeye başladılar.(31)

Vaazlarında dinleyicilerine kurtuluşu ve cenneti vadettiğini, bu konuda onlara teminat verecek kadar inançlı ve kesin konuştuğunu, hitabetinin son derece etkili olduğunu kaynaklar görüş birliği içinde zikrederler.

Karşılaştığı kimseleri hemen tesiri altına aldığı için “Bâzullah”(Allah’ın şahini) ve “el-Bâzu’l eşheb”(avını kaçırmayan şahin) ünvanıyla da anılmıştır.(32)

Tasarruf ve kerametlerinin ölümünden sonra da devam etttiğine inanıldığı için, müridlerinin darda kaldığı zaman söyledikleri “Medet yâ Abdülkâdir!” sözü tarikat geleneği halini almıştır.

Onun meclisinde, yaptığı kötülüklere tevbe eden, nadim olan yol kesiciler, katiller, fasıklar, itikadı bozuk ve sapık olanların yanısıra, çoğu kere orada müslüman olan Yahudi ve Hristiyanlara da raslanırdı. Rivayete göre onun vasıtasıyla beşbinden fazla Yahudi ve Hristiyan, yüzbinden fazla eşkiya tevbe etmiştir.(33)

Hülasa onun insanların ruhlarına, düşüncelerine hitab eden daveti bütün İslâm toplumunu etkilemiş, ölü düşünce ve ruhlar yeniden canlanarak, toplum içinde üstün bir ahlak ve fazilet hareketi başlamıştır.(34)

Şemail ve Ahlakı:

Abdülkâdir Geylânî orta boylu, geniş omuzlu, açık alınlı, ince bedenli, buğday benizli idi. Saçlarını omuzlarını örtecek kadar uzatırdı. Sesi gür ve heybetliydi. Çok şık giyinir, talebeleri dahil kimseden bir şey kabul etmezdi. Küçük çocuklarla, kölelerle sohbet eder, fakirlerle oturup kalkardı.(35)

Geylânî, gözü yaşlı, aşırı derecede heybetli, dua ve niyazı kabul olunan, üstün ahlaklı, hoş ve güzel huylu idi. Kitablar, O’nun gavsiyyetine layık kerametleri ve irfan dolu beyanlarından dökülen ilahi hikmetlerle doludur.(36)

Medine-i Münevverede bulundukları zaman kırk gün huzur-u saadette ellerini ğöğsüne koyarak ayakta durdukları rivayet edilir.(37)
Cuma günleri camiye yahut tekkesine çıkar onun dışında evden dışarı çıkmazlardı.(38)

Yatsı abdesti ile sabah namazı kıldığı, abdesti bazulduğunda vakit geçirmeden yenileyip sonra aldığı abdestle iki rekat namaz kılardı.(39)

Ailesi ve Çocukları:

Suhreverdi onun dört kadınla evli olduğunu söyler. Ancak ne zaman evlendiği bilinmemektedir. Çocukları hakkında ise değişik rivayetler bulunmaktadır. Bu rivayetler 12 ila 18 kadar olduğu şeklindedir.

Adetleri kaç olursa olsun onlar hakkında ifade edilen görüşlere göre herbiri başta babaları olmak üzere zamanlarının büyük alimlerinden dini ve şer’i ilimleri tahsil etmişler ve babalarından tarikat hırkası giymişlerdir.(40)

Tasavvuf anlayışı ve Tarikatı:

Abdülkâdir Geylanî’nin tasavvuf anlayışı, şeriate ve dinin zahirî hükümlerine titizlikle bağlı kalma esasına dayanır. O, her an Kur'an ve hadislere uygun hareket etmeyi şart koşar.(41) Ona göre bir zahidin hayatında görülebilecek derunî haller dini ölçülerin dışına taşmamalıdır.(42)

Müridlerine hep tabi olun bidat yoluna sapmayın; itaat edin, muhalefet etmeyin, sabredin; sızlanmayın, günahtan temizlenin, kirlenmeyin, zikir halkasına toplanın ve mevlanızın kapısından ayrılmayın”(43) şeklinde tavsiyelerde bulunurdu.

O diğer İslâm mutasavvıfları gibi dünya ve ahiret nimetlerini, kul ile Allah arasında bir perde sayar ve mutasavvıfın bu nimetleri değil, fakat Allah’ın Zâtını hedef sayması lazım geldiğini söylerdi.(44)

Tarikatının şeriate uygun olduğu İbn Teymiye gibi bir münekkid tarafından bile kabul edilmiştir.(45) Nevevî, Suyuti ve İbn Hacer gibi alimler de onu bu konularda takdir edenlerdendir.(46)

İbn Arabî tarafından da “kutub” ve “insan-ı kamil” olarak tavsif edilmiştir.(47)

Müridleri onu “sultanü’l-evliyâ” sayarlar ve ismine “Müşâhidullah”, “Emrullah”, “Fadlullah”, “Emanullah”, “Nurullah”, “Kutbullah”, “Seyfullah”, “Fermanullah”, “Burhanullah”, “Ayetullah”, “Gavsullah” veya “Gavs-ı Âzâm” sıfatlarını eklerler.(48)

Hülüsa tasavvuf anlayışı itibariyle Gazzali’nin geliştirmiş olduğu sünnî tasavvufun onun tarafından devam ettirildiğini rahatlıkla söyleyebiliriz.

Müessesevî bir karektere malik bir ocak olarak ortaya çıkan ilk tarikat genel kabüle göre Abdülkâdir Geylânî tarafından kurulan Kâdiriliktir. (49)

Kendisinden sonra gelenlerce, başta İslâm Dünyasında ve diğer ülkelerde yaygınlığı itibariyle ilk üç tarikatten biri olan kâdiriyye(50) de zikir usûlü olarak cehrî(aleni ve sesli) zikir esas kabul edilmiştir. Silsilesi Hz.Ali vasıtasıyla Peygamberimize ulaşmaktadır.
Tarikatın beş esası vardır: Himmeti yüce olmak, haramdan sakınmak, hizmeti güzel yapmak, azimetten ayrılmamak, ruhsatı bırakmak ve nimete saygılı olmak.

Geylânî’nin yetiştirdiği yüzlerce halife ve binlerce talebesi İslamı geniş coğrafyaya yaydılar. Tarikatı İspanya’ya, ve Gırnata’nın düşüşü üzerine de Fas’tan başlayarak bütün afrikaya yaydılar. Hindistan ve Çin’de İslâm’ın yayılmasında yoğun çaba harcadılar.
Kadirilik tarikatı Anadolu’ya Eşrefoğlu Rumî, İstanbul’a ise İsmail Rûmî tarafından girmiştir. Bu zatların her ikisi de pir-i sani diye anılmışlardır.(51)

İslâm dünyasında en fazla yayılma şansına sahip olan bu tarikat bugün hala canlı bir tasavvufi hayatın öncülüğünü yapmakta ve yoğun bir faaliyet göstermektedir.

Cihad ve Mücadelesi:

Geylânî, İslamî hilafetin, ruhunu ve peygamberlik emanetini yitirdiği, saltanat haline getirildiği bir dönemde o makamın yapması gereken işleri diğer rabbaniler gibi yüklendi. Davet ve sohbetleriyle insanlar, İslamî ahdi yenilediler. İslamı atadan kalma bir miras gibi adet yerini bulsun diye kabullenenler şuurlandılar. Talim ve terbiyeleriyle İslam’ın tadını, imanın lezzetini taddırdı. İnsanları nefsanî arzuların kölesi ve insanların kulu olmaktan çıkardı. İbadet ve taata canlılık getirdi.

Geylanî’nin 91 yıllık hayatının yetmiş üç yılı Bağdat’da geçti. Bu dönemde Abbasi halifelerinden beş tanesinin hilafetine şahit oldu. Bütün ömrünü halkı irşadla tüketti. Hak uğrunda kuvvetli bir mücadele verdi. Halife ve idarecileri tenkid etti. şirk ve bid’atle şavaştı. cahiliyet ve nifakla mücadele etti.(52)

Halife Muktazi Liemrillah, Ebü’l-Vefa’nın yerine İbn Muzhim el-Mezâlim diye meşhur olan Yahya b. Said b. Yahya b. el-Muzaffer’i kadı tayin edince Geylanî minbere çıkarak şunları söyledi:

“Müslümanların başına zalimlerin en büyüğünü kadı olarak tayin eden sen, yarın merhametlilerin en merhametlisi önünde nasıl hesap vereceksinş” Bunun üzerine halife titreyip ağlamaya başladı ve o an yeni tayin ettiği kadıyı vazifesinden aldı.(53)

Sultanların peşinden ayrılmayan onlara yaltaklanmak suretiyle zulümlerine ortak olan resmi ulamaya şiddetle karşı koydu. Onlara şöyle diyordu: “Siz neredesiniz gerçek alimler nerede? Ey ilim ve amel hainleri!...Ey Allah ve Resulünün düşmanları!... Ey Allah kullarının yol kesicileri!... Siz açıkca zulüm ve nifak içerisindesiniz. Bu nifak ne zamana kadar devam edecek? Ey alim ve zahid geçinenler!... İdareciler ve sultanlardan dünya metaını zevk ve lezzetini alıncaya kadar mı onlara münafıklık yapacaksınız? Siz ve asrımızın bir çok idarecileri, Allah’ın malında ve kullarına verdiği nimetlerde ihanet içerisindesiniz.... Ey Allahım! Ya münafıkların şehvetini kır onları ıslah eyle veya yer yüzünü onlardan temizle...”(54)

Geylanî’nin manevi talebeleri, bu alim zatın önünde Allah ve Resulü ile yaptıkları biat, tevbe ve imanı yeniden tazeledikten sonra, sorumluluklarının şuuruna erdiler. şeyhle aralarında; talebelerin hocalarıyla, askerin komutanıyla, sürünün çobanıyla olan bağlarından çok daha kuvvetli, sağlam ve köklü bir bağ, kopmayan, çözülmeyen dini ve ruhi bir alaka meydana geldi. Bu asla bozulmayan ve ihanet edilmeyen bir misaktı.(55)

Böylece onun müntesib ve talebeleri İslâma davet, iman ve cihad şuurunun yaygınlaşıp güçlenmesinde büyük katkıda bulundular. Bu kutsal faaliyet sayesinde İslâm, Afrika’nın bir çok bölgesinde, Endonezya, Hind Okyanusu, Anadolu ve daha başka bölgelerde yayılmış, temiz ve saf yapısıyla insanların kalplerini fethetmiştir.(56)

Rivayete göre vaazlarının tesiriyle bir çok Yahudi ve Hristiyan O’nun vasıtasıyla hidayete kavuştu.(57) Yüzbinleri bulan müslüman, irşad halkasından geçti. Yüzlerce yıldır pek az kimseye nasip olan bir şöhrete kavuşarak insanların gönlünde taht kurdu. Hakkında yüzlerce eser yazıldı.

Ona karşı duyulan derin hayranlıktan dolayı Yunus Emre:

“Seyyah olup şu alemi arasan
Abdülkâdir gibi bir er bulunmaz.”

Eşrefoğlu Rumî:
“Arısının balıyım bahçesinin gülüyüm
Çayırının bülbülüyüm şeyh Abdülkâdir!”

Erzurumlu meşayihten Alvarlı Muhammed Lütfi ise:
“Pir-i Geylanîdir Kamer-i himmet,
Eflak-i şeri’at nur-i hakikat
Mirat-ı Muhammed bahr-ı ma’rifet
Üstad-ı kül, rih-i Rahman iledir.” şiirlerini terennüm etmişlerdir.

Vefatı:

Geylanî 561/1165 senesi Rebiülahir’in 8. cumartesi gecesi yatsı namazından sonra vefat etmiştir. Onun 562/1166 rebiülahirinin 9. cumartesi gecesi vuku bulduğunu nakledenler de vardır.(58)

Hayatının son dakikalarında seslerini yükselterek üç defa, “Allah, Allah, Allah” diye zikredip, sonra zikr-i hafi ile meşgul iken, canını canana teslim eylemiştir.(59)

Oğlu Abdurrezzak’a son vasiyetleri şu olmuştu:

“Ey oğul! Allah bize ve sana müslümanlara yardım etmeyi, nasib etsin. Amin. Sana Allah’dan korkmayı, O’na ibadet etmeyi, şeriatına bağlanmayı ve Allah’ın hududunu muhafaza etmeyi tavsiye ederim. Çünki bizim yolumuz, kitab ve sünnete; gönlün selametine, elin cömertliğine; hayrı yaymağa; cefayı defetmeye; eziyete katlanmaya ve ihvanın hatalarını görmemeye dayanmaktadır.”(60)
Hindistan’da her yıl Rebiülahir’in 11. günü, bazan 17. günü ruhları için kuran okunur ve sadaka dağıtılır. Bu merasim Bağdat’da 17 gün icra edilir.(61)

Türbeleri Bağdad’da Babü’d-Derc dedir.(62) Mezarları üzerine türbe inşa olunmuştur.(63) Bu türbe halen dünyanın çeşitli beldelerinden gelen müntesibleri ve muhibleri tarafından ziyaret edilen kutsal mekanlardan biridir.

Eserleri:

Menâkıb kitabları Geylanî’nin bin kadar eseri bulunduğunu kaydeder. Bu gün ona nisbet edilen eserlerin sayısı elli civarındadır. Ancak bunların büyük bir kısmının ona ait olmadığı kesinlik kazanmıştır.

Geylânî eserlerinde son derece sade bir uslub kullanır. Tema olarak ağlatıcı ürpertici konuları tercih eder. Cemaate cenneti müjdeleyerek onlara ümit ve şevk verir, nefsin zayıf taraflarını başarılı bir şekilde tasvir eder, şeytanın insana nüfuz etme yollarını canlı örneklerle anlatır. İnsanı duygulandıran ve heyecanlandıran tablolar çizer. Tarikatının ve tesirinin bütün İslâm alemine yayılmasında, uyguladığı bu metodun payı büyüktür. Bu eserler sıhhatli tercemeleri yapacak dirayetli insanları beklemektedir.(64)

Allâh sırrının kudsiyetini artırsın...

Eserleri şunlardır:

1- el-Gunye li-Tâlibî Tarîki’l-hak
2- el-Fethü’r-Rabbânî
3- Fütûhu’l-Gayb
4- el-Füyûzâtü’r-Rabbâniyye fi Evrâdi’l-Kâdiriyye
5- Mektubât
6- Cilâü’l-Hâtır min Kelâmi şeyh Abdülkâdir
7- Sırru’l-Esrâr ve Mazhâru’l-Envâr
8- ed-Delâil
9- es-Sirâcü’l-Vehhâc fi leylet’l-Mi’rac
10- Akidetü’l-Bazi’l-Eşheb

Kaynaklar:
(1) Uludağ, Süleyman, “Siyasi, Kültürel ve Dini Bakımdan Hucviri’nin Yaşadığı Çağ”, Keşfü’l-Mahcub, (Giriş bölümü), Dergah yay., İst., 1982, s.23-24; Ayrıca bkz., Yılmaz, H.Kamil, Aziz Mahmud Hüdaî ve Celvetiyye Tarikatı, MÜ. İlahiyat Fak., yay., İst., 1980, s.13.
(2) en-Nedvî, Ebü’l-Hasan, İslamda Fikir ve Davet Önderleri, Terc:Yusuf Yılmaz, Risale Yay., İst., 1986, s.197.
(3) A.g.e., s.257-258.
(4) A.g.e., s.258.
(5) Hocazade, Ahmed Hilmi, Hadîkatü'l-Evliyâdan Silsile-i Meşâyih-i Kâdiriyye, Şirket-i Mürettibiye, İst., 1318, s.32.
(6) Gîlân’a “Bağdat’ın Dicle kenarında bulunan bir köyü” diyenler olmuş ise de, doğrusu İran’ın ortalarında bulunan(Gîlân)’dır. Vicdâni, Sâdık, Tomâr-ı Turuk-ı ‘Aliyye (Kâdiriyye Silsilenamesi), Yayına Haz: İrfan Gündüz, Enderun Kitabevi, İst., 1995, s.92.
(7) Vicdâni, Tomâr, s.92; Vassâf, Hüseyin, Sefîne-i Evliyâ, Osmanlıcadan Çev: Mehmed Akkuş, Ali Yılmaz, Seha Nşr., İst., 1990, c.I, s.58; Hocazade, Ahmed Hilmi, Hadîkatü'l-Evliyâdan Silsile-i Meşâyih-i Kâdiriyye, s.33-34; Hüseyin Fevzi Paşa, Ukudi’l-Cevahir fi Selasi’l-Ekabir, Terc: Melih Yuluğ, Uluçınar yay., İst., 1979, s.100; Doğrul, Ömer Rıza, İslamiyetin Geliştirdiği Tasavvuf, Ahmet Halid Kitabevi, İst., 1948, s.112.
(8) Vicdâni, Tomâr, s.91-92; Vassâf, Hüseyin, Sefîne-i Evliyâ, s.58.
(9) Vicdâni, Tomâr, s.90; Vassâf, Hüseyin, Sefîne-i Evliyâ, s.58; Hüseyin Fevzi Paşa, Ukudi’l-Cevahir fi Selasi’l-Ekabir, s.101.
(10) Uludağ, Süleyman, “Abdulkadir Geylanî”, DİA. İst., 1988, c.I, s.234.
(11) Vassâf, Hüseyin, Sefîne-i Evliyâ, s.59; Eraydın Selçuk, Tasavvuf ve Tarikatler, Marifet yay., İst., 1990, s.518.
(12) Vicdâni, Sâdık, Tomâr, s.92; Vassâf, Hüseyin, Sefîne-i Evliyâ, s.58-59; Hocazade, Ahmed Hilmi, Hadîkatü'l-Evliyâdan Silsile-i Meşâyih-i Kâdiriyye, s.34; Doğrul, Ömer Rıza, İslamiyetin Geliştirdiği Tasavvuf, s.112; Hüseyin Fevzi Paşa, Ukudi’l-Cevahir fi Selasi’l-Ekabir, s.101; Eraydın Selçuk, Tasavvuf ve Tarikatler, s.519.
(13) Nedvî, Ebü’l-Hasan, İslamda Fikir ve Davet Önderleri, s.250
(14) Vassâf, Hüseyin, Sefîne-i Evliyâ, s.63; Doğrul, Ömer Rıza, İslamiyetin Geliştirdiği Tasavvuf, s.112; Eraydın Selçuk, Tasavvuf ve Tarikatler, s.520.
(15) Hocazade, Ahmed Hilmi, Hadîkatü'l-Evliyâdan Silsile-i Meşâyih-i Kâdiriyye, s.36.
(16) Vicdâni, Sâdık, Tomâr, s.92; Vassâf, Hüseyin, Sefîne-i Evliyâ, 63
(17) İmam-ı şa'rânî, Tabakatü’l-Kübrâ, Çev: Abdulkadir Akçiçek, Toker yay., İst., 1969, c.II, s.569; et-Tadifî, Muhammed b. Yahya, Cevherden Gerdanlıklar, çev: Naim Erdoğan, Alem yay., İst., trsz., s.137.
(18) Hocazade, Ahmed Hilmi, Hadîkatü'l-Evliyâdan Silsile-i Meşâyih-i Kâdiriyye, s.32-33.
(19) Doğrul, Ömer Rıza, İslamiyetin Geliştirdiği Tasavvuf, s.112; Hüseyin Fevzi Paşa, Ukudi’l-Cevahir fi Selasi’l-Ekabir, s.102.
(20) İmam-ı Şa'rânî, Tabakatü’l-Kübrâ, c.II, s.568.
(21) Nedvî, Ebü’l-Hasan, İslamda Fikir ve Davet Önderleri, s.261; et-Tadifî, Muhammed b. Yahya, Cevherden Gerdanlıklar, çev: Naim Erdoğan, Alem yay., İst., trsz., s.23.
(22) Vicdâni, Sâdık, Tomâr, s.92; Vassâf, Hüseyin, Sefîne-i Evliyâ, 63
(23) Vicdâni, Sâdık, Tomâr, s.92; Vassâf, Hüseyin, Sefîne-i Evliyâ, 63; et-Tadifî, Cevherden Gerdanlıklar, çev: Naim Erdoğan, Alem yay., İst., trsz., s.22Hüseyin Fevzi Paşa, Ukudi’l-Cevahir fi Selasi’l-Ekabir, s.102.
(24) Nedvî, Ebü’l-Hasan, İslamda Fikir ve Davet Önderleri, s.261; Doğrul, Ömer Rıza, İslamiyetin Geliştirdiği Tasavvuf, s.113; Eraydın Selçuk, Tasavvuf ve Tarikatler, s.519.
(25) Vassâf, Hüseyin, Sefîne-i Evliyâ, 63; et-Tadifî, Muhammed b. Yahya, Cevherden Gerdanlıklar, s.22.
(26) İmam-ı Şa'rânî, Tabakatü’l-Kübrâ, c.II, s.576-577; Hocazade, Ahmed Hilmi, Hadîkatü'l-Evliyâdan Silsile-i Meşâyih-i Kâdiriyye, s.39; Vicdâni, Sâdık, Tomâr, s.92; et-Tadifî, Cevherden Gerdanlıklar, s.42.
(27) Vicdâni, Sâdık, Tomâr, s.93; Vassâf, Hüseyin, Sefîne-i Evliyâ, 63
(28) et-Tadifî, Cevherden Gerdanlıklar, s.51.
(29) A.g.e, s.23-24.
(30) Vicdâni, Sâdık, Tomâr, s.103; et-Tadifî, Cevherden Gerdanlıklar, 51
(31) et-Tadifî, Cevherden Gerdanlıklar, 51.
(32) Vassâf, Hüseyin, Sefîne-i Evliyâ, 72-73.
(33) Nedvî, Ebü’l-Hasan, İslamda Fikir ve Davet Önderleri, s.265
(34) A.g.e., s.264
(35) İmam-ı Şa'rânî, Tabakatü’l-Kübrâ, c.II, s.573; Hocazade, Ahmed Hilmi, Hadîkatü'l-Evliyâdan Silsile-i Meşâyih-i Kâdiriyye, s.39; Vicdâni, Sâdık, Tomâr, s.103; Vassâf, Hüseyin, Sefîne-i Evliyâ, 72; et-Tadifî, Cevherden Gerdanlıklar, s.27.
(36) Vicdâni, Sâdık, Tomâr, s.105
(37) Vassâf, Hüseyin, Sefîne-i Evliyâ, 66
(38) et-Tadifî, Muhammed b. Yahya, Cevherden Gerdanlıklar, s.28.
(39) İmam-ı Şa'rânî, Tabakatü’l-Kübrâ, c.II, s.575; et-Tadifî, Cevherden Gerdanlıklar, s.267.
(40) Vicdâni, Sâdık, Tomâr, s.115-116.
(41) İmam-ı Şa'rânî, Tabakatü’l-Kübrâ, Çev: Abdulkadir Akçiçek, Toker yay., İst., 1969, c.II, s.575; Nedvî, Ebü’l-Hasan, İslamda Fikir ve Davet Önderleri, s.265; Uludağ Süleyman, “Abdulkadir Geylanî”, İslam Ansk., T.D.V. yay. İst., 1988, c.I, s.235.
(42) İmam-ı Şa'rânî, Tabakatü’l-Kübrâ, c.II, s.587-588.
(43) A.g.e, c.II, s.579.
(44) Doğrul, Ömer Rıza, İslamiyetin Geliştirdiği Tasavvuf, s.113.
(45) Kara, Mustafa, Bursada tarikatler ve Tekkeler I , Uludağ yay., Bursa, 1990s.20
(46) İslam Ansk., c.I, s.235.
(47) Doğrul, Ömer Rıza, İslamiyetin Geliştirdiği Tasavvuf, s.113-114; Yılmaz, H.Kamil, Ana HatlarıylaTasavvuf ve Tarikatler, s.136.
(48) Doğrul, Ömer Rıza, İslamiyetin Geliştirdiği Tasavvuf, s.114.
(49) Öztürk Y. Nuri, Tasavvufun Ruhu ve tarikatler, Sidre yay., İst., 1988, s.112.
(50) Kara, Mustafa, Bursada tarikatler ve Tekkeler I , s.19
(51) Vicdâni, Sâdık, Tomâr, s.108-109; Kara, Mustafa, Bursada Tarikatler ve Tekkeler,
(52) Nedvî, Ebü’l-Hasan, İslamda Fikir ve Davet Önderleri, s.283-284.
(53) A.g.e., s.285 (Kalaidü’l-Cevahir, s.8’den naklen)
(54) A.g.e, s.286 (Fethü’r-Rabbanî; 71. Mektub’dan naklen)
(55) A.g.e, s.290.
(56) A.g.e., s.291.
(57) Doğrul, Ömer Rıza, İslamiyetin Geliştirdiği Tasavvuf, s.113.
(58) Hocazade, Ahmed Hilmi, Hadîkatü'l-Evliyâdan Silsile-i Meşâyih-i Kâdiriyye, s.40; Vicdâni, Sâdık, Tomâr, s. 115; et-Tadifî, Muhammed b. Yahya, Cevherden Gerdanlıklar, s.454.
(59) Vassâf, Hüseyin, Sefîne-i Evliyâ, s.69
(60) A.g.e, s.69
(61) Hocazade, Ahmed Hilmi, Hadîkatü'l-Evliyâdan Silsile-i Meşâyih-i Kâdiriyye, s.40; Vicdâni, Sâdık, Tomâr, s. 115.
(62) Hocazade, Ahmed Hilmi, Hadîkatü'l-Evliyâdan Silsile-i Meşâyih-i Kâdiriyye, s.40; Vicdâni, Sâdık, Tomâr, s. 115; Vassâf, Hüseyin, Sefîne-i Evliyâ, s.70; et-Tadifî, Muhammed b. Yahya, Cevherden Gerdanlıklar, s.454.
(63) Vassâf, Hüseyin, Sefîne-i Evliyâ, 70.
(64) İslam Ans., c.I, s.236; Doğrul, Ömer Rıza, İslâmiyetin Geliştirdiği Tasavvuf, s.113.

Diğer Yazılarımız